Hadis ve Hayat

Dilenme!

Geçenlerde bazı işlerim vesilesi ile indiğim çarşıda araba içinde beklerken sırtına bir hızar yüklenmiş, yüzü esmere çalan kırklı yaşlarda biri arabaya yaklaştı ve açık olan pencereme eğilip, “Abi Erzincan’dan geldim. İş bulamadım. Bir ekmek parası versene!” deyince aklıma Efendimiz’den bir şeyler dilenen Medineli Müslümanlardan bir sahabi geliverdi.

Hani Efendimiz ona: “Senin evinde hiçbir şey yok mu?” diye sormuştu da o kimse: “Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüyor, bir kısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz bir kabımız var!” demişti. Efendimiz o iki eşyayı getirmesini istedi.

O iki eşyayı mescitte müzayede ile iki dirhem karşılığında satan Peygamber efendimiz iki dirhemi alıp Ensar’dan olan o kimseye verdi ve: “Bu iki dirhemden biriyle yiyecek al, ailene götür, diğer bir dirhemle de bir balta alıp bana getir!” buyurdu.

Adam gitti, bir balta alıp getirdi. Rasûlüllâh (s.a.) baltaya kendi eliyle bir sap taktı. Sonra da: “Şimdi git, bu baltayla odun kesip sat, on beş gün bana gözükme!” buyurdu.

Adam, Peygamber efendimizin dediğini yaptı, sonra geldi. (Geçen on beş gün içinde) on dirhem kazandı. Kazandığı paranın bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın aldı. O zaman Peygamber efendimiz o kimseye:

“Bu (balta ile odun kesip satarak çoluk çocuğunun geçimini temin etmen) senin için kıyamet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır.” buyurdu.

Efendimizin dilencilikten odunculuğa sevk ettiği örneğinden elindeki hızar ile dilencilik yapan bir nesile gelmişiz. Azıcık gayret göstermekten kaçıyoruz. Biz duralım, nasibimiz bizi bulsun, diyoruz.. Nasibin peşinden koşmuyoruz. Elbette ki dilencilik yapan herkes ellerine balta alıp ormanlara dalsın demiyorum.. Zira her insan kafasına göre kesim yapamaz ormanlardan.. Ancak hiç mi karakterine, el becerine uygun bir uğraş bulamıyorsun be hey insan! Millet sahilden taş, kabuk toplayıp, süs eşyası yaparak iş yapıyor.. Tabir yerindeyse ekmeğini taştan çıkaranlar var.. İnsanoğluna çok ağır bir yük ve mahcubiyet veren yüzünü karartıp yere düşürerek bir şeyler istemek, dilencilik yaparak çarşıyı dolaşmak daha kolay geliyor.. Halbuki yukarıdaki rivayetin sonunda Efendimiz sözlerine şöyle devam etmiştir:

“Dilenmek, sefâlet derecesinde fakirliğe giriftar olmuş veya rezil rüsva edici borca batmış veya elem verici kana bulaşmış (diyet ödemek zorunda kalmış) insanlar dışında, kimseye câiz değildir.”

(Ebû Dâvud, “Zekât”, 26 (hadis no: 1641), İbn Mâce, “Ticârât”, 25(hadis no: 2198)

Bir başka rivayette “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak aliıp gider veya yiyip midesine indirir. Halbuki bu, (eğer layık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” buyruluyor. Bir başka hadiste “Sabah veya aksam yetecek kadar yiyecek”, dilenmeyi haram kılan zenginlik olarak sayılıyor.

Diğer taraftan bizden bir şeyler dilenen/isteyenlere karşı, duracağımız yeri de pek kestiremiyoruz. Çarşı-pazarda her köşe başı, camilerimizin avluları yerli-yabancı dilenen insanlarla kaynıyor maalesef. Bir kısmı sefaletten, bir kısmı sefâhetten dileniyor.. Vicdanımızın bir tarafı “Ne verirsen elinle, o gider seninle!” derken, diğer taraf hocanın kırk yıllık sirkesini isteyen komşusuna verdiği cevabı zorluyor. Bazen de “verirsek, alıştırmış oluruz” deyu bir fitne geliyor zihnimize.. Bu konuda ne Süfyân es-Sevrî gibi dilencileri “Merhaba ey günahlarımı yıkamak için gelen.’” diyerek karşılayabiliyoruz, ne de Fudayl Bin İyad gibi dilencilere “azıklarımızı ücretsiz olarak ahirete götürüverenler” olarak bakabiliyoruz. Ancak biz biliyoruz ve inanıyoruz ki “Veren el, daima alan elden üstündür!” (Müslim, Zekât 97; Tirmizî, Zühd, 32)

Rabbim bizleri “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler” (Bakara, 2/3) ayeti muhtevasına dahil olanlardan eylesin! Âmîn..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir